Sevenin
Sevenin çektiği çileyi
hangi dil hafifletebilir ki…
hangi gönül, bu yangını söze döküp
eksiltmeden anlatabilir?
Kelimeler çoğu zaman
yalnızca kapıya kadar gelir,
içeri giremez,
çünkü içeride olan şey
ne akla sığar
ne de dile.
Ah çilem…
içimde yankılanan kadim bir nida gibi,
ilk insanın ilk özlemi gibi,
hiç dinmeyen bir çağrı bu.
Bazen bir rüzgâr olur,
göğsümün içinden geçer,
bazen ağır bir taş gibi
kalbime oturur.
Bu nasıl bir aşk ki
ne yaklaşmama izin verir
ne de uzaklaşmama…
bir uçurumun kenarında
gözlerimi kapatmadan yürümek gibi.
Ümit ile çıktım yola,
henüz neyle karşılaşacağımı bilmeden,
ama içimde garip bir kesinlikle
sanki bu yolun sonunda
ben kalmayacaktım.
Her adımda bir parçam döküldü,
her bakışta bir ben eksildim,
ve her eksilişte
daha derin bir varlık doğdu içimde.
Aşkı dillendirmek istedim…
ama aşk dile sığmadı,
sustuğum anlarda çoğaldı,
konuştukça dağıldı.
Anladım ki
aşk anlatılmaz,
ancak yakılır.
Ve ben yanıyorum…
sessiz, derin, geri dönüşsüz.
Gecelerim uzuyor,
yıldızlar bile bu yükü taşıyamıyor,
gökyüzü bana bakıyor
ama cevap vermiyor.
İçimde bir kapı var,
ne tam açılıyor
ne de kapanıyor.
Eşiğinde bekliyorum,
yarı ben, yarı hiçlik.
Ah çilem…
sen bana acı diye öğretilmiştin,
oysa sen
beni bana götüren yolmuşsun.
Her gözyaşımda
bir perde kalkıyor,
her sızımda
bir hakikat beliriyor.
Şimdi biliyorum…
sevenin çilesi bir yük değil,
bir doğum sancısıdır.
Ve ben doğuyorum,
her gün biraz daha eksilerek,
her gün biraz daha hakikate.
Ne geri dönebilirim artık
eski benliğime,
ne de vardım diyebilirim
ulaştığım yere.
Bir aradayım…
ama bu ara,
bir yokluk değil
en derin oluş hâli.
Ah çilem…
sen benim en sadık yoldaşımsın artık,
ve ben seni taşımıyorum,
sen beni taşıyorsun.