Ana Sayfaya Dön

Baslagicta

26 Mart 2026

Başlangıçta “bir” yoktu…

Çünkü bir demek,

ikinin gölgesini taşır içinde.

Oysa burada

gölge de yoktu,

ışık da.

Ne sayı vardı,

ne sınır,

ne başlangıç çizgisi çekilmiş bir varlık…

Sadece ad verilemeyen

bir kendiliğindenlik.

Sonra dediler ki: “madde”…

Parçalara böldüler hakikati,

atom dediler, çekirdek dediler,

ama her parçada biraz daha kayboldular.

Çünkü atomun içi boştu,

ama o boşluk da sessiz değildi,

titreşiyordu…

Görünmeyen bir nabız gibi.

Kuantum Alan Teorisi fısıldadı:

“Parçacık yok…

Sadece alan var,

ve alanın titreşimi.”

Yani taş dediğin şey

taş değildi,

sen dediğin şey

sen değildi,

hepsi…

bir dalgalanmanın anlık şekliydi.

Sonra boşluğa baktılar…

“Hiçlik” dediler.

Ama Kuantum vakumu güldü:

“Ben bile doluyum,

sürekli doğan ve ölen izlerle…”

Yani hiçlik bile

tam hiç değildi.

Ve bir teori daha doğdu:

Holografik İlke

Dedi ki:

“Gördüğün derinlik bir yanılsama,

evren bir yüzeyin yazdığı hikâye,

sen bir gölgenin içindesin.”

Ve bir başka ses:

Simülasyon Hipotezi

“Belki de hiçbir şey

gerçek anlamda fiziksel değil,

her şey bir bilgi akışı…”

Ben dinledim…

Hepsini dinledim.

Ama sonra içime döndüm.

Orada ne alan vardı,

ne parçacık,

ne titreşim,

ne teori…

Sadece bir soru eridi:

“Hiç’in önünde ne vardır?”

Cevap gelmedi.

Çünkü cevap

soruya aitti,

soru yok olunca

cevap da sustu.

Gördüm ki…

Madde yok,

boşluk yok,

hatta “yokluk” bile yok.

Çünkü “yok” dediğin şey

hâlâ bir iz bırakıyor.

Ve en sonunda…

Gören düştü,

görülen çözüldü,

bilim sustu,

zihin geri çekildi.

Ama bir şey…

adı olmayan bir şey

kendini yaşamaya devam etti.

Ne var diyebilirim ona,

ne yok…

Ne evren,

ne hiçlik…

Sadece…

Kendini

kendinde

görüntüsüzce seyreden

bir bilinmez.