Baslagicta
Başlangıçta “bir” yoktu…
Çünkü bir demek,
ikinin gölgesini taşır içinde.
Oysa burada
gölge de yoktu,
ışık da.
Ne sayı vardı,
ne sınır,
ne başlangıç çizgisi çekilmiş bir varlık…
Sadece ad verilemeyen
bir kendiliğindenlik.
Sonra dediler ki: “madde”…
Parçalara böldüler hakikati,
atom dediler, çekirdek dediler,
ama her parçada biraz daha kayboldular.
Çünkü atomun içi boştu,
ama o boşluk da sessiz değildi,
titreşiyordu…
Görünmeyen bir nabız gibi.
Kuantum Alan Teorisi fısıldadı:
“Parçacık yok…
Sadece alan var,
ve alanın titreşimi.”
Yani taş dediğin şey
taş değildi,
sen dediğin şey
sen değildi,
hepsi…
bir dalgalanmanın anlık şekliydi.
Sonra boşluğa baktılar…
“Hiçlik” dediler.
Ama Kuantum vakumu güldü:
“Ben bile doluyum,
sürekli doğan ve ölen izlerle…”
Yani hiçlik bile
tam hiç değildi.
Ve bir teori daha doğdu:
Holografik İlke
Dedi ki:
“Gördüğün derinlik bir yanılsama,
evren bir yüzeyin yazdığı hikâye,
sen bir gölgenin içindesin.”
Ve bir başka ses:
Simülasyon Hipotezi
“Belki de hiçbir şey
gerçek anlamda fiziksel değil,
her şey bir bilgi akışı…”
Ben dinledim…
Hepsini dinledim.
Ama sonra içime döndüm.
Orada ne alan vardı,
ne parçacık,
ne titreşim,
ne teori…
Sadece bir soru eridi:
“Hiç’in önünde ne vardır?”
Cevap gelmedi.
Çünkü cevap
soruya aitti,
soru yok olunca
cevap da sustu.
Gördüm ki…
Madde yok,
boşluk yok,
hatta “yokluk” bile yok.
Çünkü “yok” dediğin şey
hâlâ bir iz bırakıyor.
Ve en sonunda…
Gören düştü,
görülen çözüldü,
bilim sustu,
zihin geri çekildi.
Ama bir şey…
adı olmayan bir şey
kendini yaşamaya devam etti.
Ne var diyebilirim ona,
ne yok…
Ne evren,
ne hiçlik…
Sadece…
Kendini
kendinde
görüntüsüzce seyreden
bir bilinmez.