Bir
Bir düş gördüm.
Rüya değildi yalnızca,
uykunun içine saklanmış bir niyetti.
Rüyamda bana
“çiçek” diye seslendiler.
Bu bir isim değildi,
bir hâldi.
Kırmadan açan,
kokusu kendine saklı olmayan bir oluş…
Ve dediler ki:
“Nasıl bir kader yaşamak istersin?
Neler gelsin başına?”
İnsan böyle bir soru karşısında
önce susuyor.
Çünkü kader seçilmez sanılır,
oysa bazen
razı gelinir.
Ben dedim ki:
“Rabbim,
tatlı bir derdim olsun.
Öyle bir dert ki
beni acıyla karartmasın,
aşkla derinleştirsin.
Onun aşkının
gerçek oluş hâlini
yaşayarak bileyim.”
Dert istedim ama
acı değil.
Yük istedim ama
ezilmek için değil.
Sevdanın
nasıl var ettiğini
deneyimlemek için.
Sonra dedim ki:
“Dünyadaki oluşum
böyle olsun.”
Çünkü ben bu dünyayı
kaçılacak bir yer değil,
yaşanarak anlaşılacak bir emanet bildim.
Öncekinden daha zor oldu,
daha çıplak,
daha fenaydı belki.
Ama daha gerçekti.
Bu sefer dedim ki:
“Bekâyı yaşayarak irşad edeyim.”
Yani kalmadan geçmeyi,
tutmadan vermeyi,
sahiplenmeden yol göstermeyi…
Bir şey öğretmeden,
bir şey iddia etmeden,
yalnızca hâlimle
hatırlatayım.
İrşad dedikleri şey
yüksek sesli konuşmak değilmiş.
Bazen sadece
yanmadan durabilmekmiş.
Bazen düşmemiş gibi değil,
düşmüş ama kalkmış gibi yürümekmiş.
Ve şimdi…
çok büyük bir mutluluk içindeyim.
Bu sevinç
coşkun bir kahkaha değil,
derin bir sükûn.
İçimde bir “tamam” var.
Olmuş olmanın değil,
olmaya razı gelmiş olmanın huzuru.
Rüyalar ülkesi
belki dışarıda bir yer değil,
belki insanın
kendine dürüst olduğu tek mekân.
Orada verilen cevaplar
burada yaşanıyor.
Ben seçmedim kaderimi,
ben ona
gönlümü açtım.
Ve gördüm ki
tatlı dert
insanı incitmez,
olgunlaştırır.
Çiçek dediler bana,
çünkü çiçek
neden açtığını sormaz.
Güneşi görünce
açar.
Ben de öyleyim.
Işık gelince
olduğum gibi açıyorum.