Elmayı sevdim
Elmayı sevdim,
dilini bilmeden,
beni sevip sevmediğini sormadan.
Dalında duruşunu sevdim önce,
göğe yaslanan sabrını,
rüzgârla konuşup susmasını…
Ne bir vaat verdi bana
ne de karşılık.
Ben elmayı sevdim,
çünkü kırmızının içinde
toprağın kalbi vardı.
Isırdım.
Dişlerim kabuğa değdiğinde
o bana “beni sev” demedi,
“beni anla” da demedi.
Sadece oldu.
İşte o an öğrendim:
Sevgi, cevap bekleyen bir soru değil,
soruyu unutturan bir hâlmiş.
İnsanları da böyle sevdim.
Beni görmeden geçenleri,
elimi tutmadan yanımda duranları,
içimde açtığım sofraya
oturmayanları…
“Beni seviyor musun?” demedim.
Çünkü bunu sormak,
sevgiyi eksiltir biraz.
Terazinin kefesine beklenti koyar,
aşkı tartıya çıkarır.
Oysa ben
tartısız sevdim.
Bir çiçeği sularken
onun bana teşekkür etmesini beklemedim,
bir taşı severken
yumuşamasını istemedim,
bir kalbe dokunurken
bana dönmesini şart koşmadım.
Elma yere düştü bir gün,
çürüdü,
toprağa karıştı.
Beni sevdi mi?
Bilmiyorum.
Ama ben o elmayı severken
daha az insan olmadım,
daha çok kalp olmadım belki
ama eksilmedim.
Çünkü sevgi,
geri dönmeyince kaybolan bir şey değil;
geri dönmeyince
içte kök salan bir şeydir.
Şimdi soruyorlar:
“Sevdiğin seni sevmiyorsa ne olur?”
Gülümsüyorum.
Elmayı sevdiğim günleri hatırlıyorum.
Aç kalmadım.
Yalnız kalmadım.
Sadece
karşılıksızlığın huzurunu öğrendim.
Ve biliyorum artık:
Sevmek bir hak ediş değil,
bir hâl,
bir secde,
bir sessiz şükürdür.
Elma beni sevmedi belki,
ama ben severken
kendime yaklaştım.