Her
Her şeyle birliğini hisset…
dedi içimde yankılanan o eski ve kadim çağrı
ne zamana ait ne mekâna
sanki ezelden beri beni bana hatırlatan bir sırdı
bir taşın sessizliğinde oturdum
suskunluğu bana kendimi anlattı
ne kadar konuşsam da
aslında hep o susan bendim
bir kuş geçti göğsümden
kanadı kalbime değdi
uçan o muydu, ben miydim
yoksa uçuşun kendisi miydik biz
rüzgâr geldi, saçlarımı değil
benliğimi dağıttı
tuttuğum ne varsa savurdu
ve dedi ki: tutma… zaten sensin
bir damla suyu dudaklarıma götürdüm
içen kim, içilen ne
bir an durdu zaman
ve su, suyu içti sessizce
toprağa bastım çıplak ayakla
sandım ki ben üstündeyim
oysa o beni taşıyan değil
benden kendini yürütendi
gökyüzüne baktım uzun uzun
mavi dediğim şey çözüldü
derinlik sandığım boşluk
içimde açılan bir kapıydı
ve ben…
ben dediğim ne varsa bıraktıkça
her şey bana yaklaşmadı
ben her şeyde kayboldum
artık bir ağaç yalnız değildi
çünkü kökü bendim
bir nehir akmıyordu
çünkü akış bendim
dağlar susmuyordu
onların dili bendim
gece karanlık değildi
örtünen bendim
yıldızlar uzakta değildi
parlayan bendim
güneş doğmuyordu aslında
uyanış bendim
bir çocuk güldüğünde
içimde bir kapı açıldı
bir yaşlı ağladığında
aynı gözden yaş süzüldü
acı dediğim, benim değildi
sevinç dediğim de
hepsi aynı okyanusun
farklı dalgalarıydı
ve o an anladım
birlik, bir şey olmak değilmiş
her şeyin kendinde
kendi oluşunu bırakmakmış
yakınlık yok oldu sonra
çünkü uzaklık hiç yoktu
arayış söndü
çünkü arayan da yoktu
ne varlık kaldı
ne yokluk
ne başlangıç
ne son
sadece…
kendini kendinde bilen
kendiyle oynayan
kendiyle konuşan
tek bir hakikat
ve ben artık demiyorum
çünkü diyen yok
ama eğer bir söz kalacaksa
rüzgârın dilinden düşen şu olsun:
her şey sensin
ve sen…
hiçbir şey olmadan
her şeysin…