Yokluktan
Yokluktan doğan kelebek…
Ne bir kozadan çıktın,
Ne bir daldan düştün zamana,
Sen…
Hiç’in bile hatırlayamadığı bir yerden süzüldün.
Kanatların var gibi,
Ama dokunsam dağılacak,
Renklerin var gibi,
Ama bakınca silinecek.
Çünkü sen
madde değilsin,
Bir titreşimin zarif hatasısın belki,
Bir anlık görünüş,
Bir “oluyor gibi” oluş.
Yokluktan doğan kelebek…
Uçmuyorsun aslında,
Sadece görünüyorsun uçuyor gibi,
Tıpkı benim “ben” dediğim şey gibi.
Bir an varsın,
Bir an yoksun,
Ama ne varlık tutabiliyor seni
Ne yokluk silebiliyor.
Kanat çırpışın…
Zamanın kalbine düşen bir dalga,
Ama zaman da gerçek değil,
Sadece izlenimlerin ardışıklığı.
Ve ben bakıyorum sana,
Sanki ayrıymışız gibi,
Sanki ben buradayım, sen orada…
Ama içimde bir şey diyor ki:
“Bu ayrılık da bir görüntü.”
Yokluktan doğan kelebek…
Belki sen doğmadın,
Belki ben gördüm seni,
Belki de görme dediğim şey
Seni yarattı o anda.
Bir bakışla var oldun,
Bir unutmayla yok olacaksın,
Ama ne doğuş gerçek
Ne kayboluş.
Çünkü sen…
Bir şeyin sonucu değilsin,
Bir şeyin başlangıcı da değilsin,
Sen…
Sebepsiz bir görünüşsün.
Ve işte en derin yer:
Sen yokluktan doğmadın…
Çünkü yokluk diye bir şey yok.
Sen…
Hiçbir şeye dayanmayan
Bir mucize gibi belirdin.
Ve ben…
Sana bakarken
Kendimi gördüm.
Kanatların titrediğinde
İçimde bir hakikat kıpırdadı:
Ne sen varsın aslında,
Ne ben…
Ama bir şey…
Kendini
kelebek sanarak
uçuyor.